GÖLGELER İKİNDİDEN SONRA UZAR

İkindiden sonra gölgeler uzar. İnsan yürür, gölgesi önünden gider. Kendisinden uzun, kendisinden geniş, kendisinden heybetlidir. Duvarlara tırmanır, sokağı boydan boya kaplar. Dikkatsiz bir göz bunu büyüme sanır. Oysa gölgenin uzaması insanın boyuyla değil, ışığın alçalmasıyla ilgilidir. İnsan büyümemiştir, güneş inmiştir. Ve gölge en görkemli hâline eriştiği an, akşama en yakın olan andır.

Bir insanın eline imkân geçtiğinde olan da budur. Mühür, imza, kapıda bekleyen insanlar, adı anıldığında düşen sessizlik. Bunların hiçbiri onun boyu değildir. Hepsi, arkasına yerleştirilmiş bir ışığın önünde durduğu için ona ait görünen bir gölgedir. O gölge sahibinden önce odaya girer, sahibi çıktıktan sonra bir müddet daha odada kalır. Bütün mesele, insanın bir ömür boyunca arkasına dönüp o ışığa bir kere olsun bakıp bakmadığıdır. Bakan, gölgenin kendisine değil ışığa ait olduğunu anlar. Bakmayan, ömrünü kendi gölgesine hizmet ederek tüketir.

Bir şeyin bozulması çoğu zaman yokluğuyla değil, yerinin değişmesiyle başlar. Vesîle vardır, gaye vardır. Hastalıkların en sinsisi, vesîlenin gayenin yerine geçmesidir. Bir testinin kıymeti taşıdığı sudandır. Testiyi kıymetli sanan adam bir gün suyu döker, testiyi rafa kaldırır ve buna da titizlik der. Elindeki imkânı gaye bilen insan aynısını yapar. Kendisine emanet edileni korumak uğruna, onun ne için var olduğunu unutur. Bu yer değiştirme bir kere gerçekleştiğinde geri kalan her şey kendiliğinden dizilir. Artık dünyada tek bir gaye vardır ve o da kendisidir. Öyleyse insanlar vesîledir. Bunun içindir ki böyle birinin çevresini yakınlarıyla doldurması sadece bir kayırma değildir. Kayırma adaletten bir sapmadır, bu ise bir kadro kurmadır. O, ehil olanı gözden kaçırmamıştır. Ehil olanın kendisine değil işe hizmet edeceğini fark etmiştir. Ehliyetini kimseden almamış insan kimseye borçlu değildir, borçsuz insan da sadık olmaz, yalnızca dürüst olur. Kendi gölgesine hizmet ettiren biri içinse dürüstlük, sadakatin yanında bir kusurdur. Böylece her boşluğa işi en iyi yapacak olan değil, oraya kendi eliyle konulduğunu unutmayacak olan yerleşir. Bir müesseseyi çürütmenin en zarif yolu budur. Hiçbir kuralı çiğnemeden, sadece her kapıya yanlış adamı koyarak.

Vesîleler gözetilmek ister. Kendini gaye bilenin gözünde her insan ya bir imkândır ya bir tehdit. İmkân olan yakınlaştırılır, tehdit olan tanınmak ister. Kimin kiminle konuştuğu, hangi sofrada ne söylendiği, bir bakışın nereye kaydığı toplanır ve bir gün lazım olur diye saklanır. Buna basiret der, oysa basiretle hiçbir alakası yoktur. Kendinden emin adamın kulak kabartmaya ihtiyacı olmaz. İnsanların üzerinde dosya tutmak, korkunun en kibirli biçimidir. Kişi böylece hem korktuğunu itiraf eder hem de bu itirafı bir güç gösterisi diye sunar. Toplanan bilgi adaletin işine hiçbir zaman yaramaz. Yaradığı tek yer sindirmedir. İnsanların sözlerini tartarak konuşmaya başladığı yerde hakikat çoktan susmuştur.

Sevilemeyeceğini anlayan insan vazgeçilmez olmayı dener. Sevgi kurulamaz, ancak hak edilir. Muhtaçlık ise inşa edilebilir bir şeydir. Bunun için insanların birbirine değil yalnız kendisine bağlanması gerekir. Herkesin herkes hakkındaki en zayıf zannı usulca beslenir, kırgınlıklar giderilmez de biriktirilir, iki insan arasındaki soğukluk onarılmaz da korunur. Sonunda geriye birbirine dokunmayan insanlardan ibaret bir kalabalık kalır ve o kalabalığın tek irtibat noktası odur. Buna düzen derler. Hâlbuki bu bir düzen değil, bir yalnızlıklar mimarisidir. Korkuyla derlenmiş insanlar bir arada durmaz, yalnızca dağılmayı erteler.

Kendini ölçü edinenin, etrafındakileri sıralamak için bir cetvele de ihtiyacı vardır. Liyakati ölçmek zahmetlidir. Bilmeyi, izlemeyi, kendi eksiğini kabul etmeyi ister. Soyu sopu, asabiyeti ölçmek ise bedavadır ve insanı hiç yormaz. Hiçbir şey başaramamış olanların son sığınağı, hiçbir emek vermeden doğuştan sahip oldukları şeydir. Doğduğu yeri bir meziyet gibi taşımak aslında bir iflas ilanıdır. Gösterebileceğim başka bir şeyim kalmadı, demektir. İnsanların bir tek nefisten geldiğini, ayrı ayrı olmalarının üstünlük için değil tanışmak için olduğunu bilen ve bunu başkalarına da öğreten birinin ağzından “bizden olanlar” ile “onlardan olanlar” ayrımının çıkması, öğrettiği şeyi kapıdan çıkarken unuttuğunun sessiz itirafıdır.

Bütün bunlar sessizce yürür de, asıl sınav ışık kımıldadığında görülür.

Bir gün gelir, gölgenin sahibi arkasındaki ışığın yerinden oynadığını sezer. Elindekinin ödünç olduğunu, ödüncün geri istenebileceğini o âna kadar hiç düşünmemiştir. Şimdi düşünmek zorunda kalır ve bu düşünce onu dehşete düşürür. Kendisiyle gölgesi arasındaki farkı hiç öğrenmediği için, gölgesini kaybetmenin kendisini kaybetmek olacağını sanır. İşte o anda, elinin erişebildiği en yüksek şeye uzanır. Mukaddes olana.

Ve onu savunuyor değildir. Sadece arkasına sığınmıştır.

Aradaki fark, burada söylenebilecek her şeyin özüdür. Mukaddesi savunan insan kendini onun önüne koyar, darbe önce kendisine gelsin ister. Arkasına geçense onu kendisiyle darbe arasına yerleştirir. Artık kendisine uzanan el ona değil, önüne çektiği o yüce şeye uzanmış görünecektir. Bu bir müdafaa değil, bir rehin almadır. Rehin alan, elindekinin kıymetini bilerek alır. Kıymetli olduğu için alır. Ve bir gün kurtulmak uğruna onu harcamayı çoktan göze almıştır.

Böyle biri artık eleştirilemez, çünkü onu eleştiren onu eleştirmiş olmaz. Hesap sorulduğunda hesabın kendisine değil davaya sorulduğu zannı uyanır, saflar sıklaşır ve o kendi kurtuluşunu bir dava zaferi diye seyreder. İşin en acı tarafı, bunun çoğu zaman işe yaramasıdır. Fakat işe yaraması doğru olduğunu göstermez. Yalnızca iyi niyetin ne kadar kolay devşirildiğini gösterir.

Kendini korumak için mukaddesi öne süren adam, farkında olmadan çok ağır bir şey söylemiştir. Onun kendisine muhtaç olduğunu. Oysa hakikatin hiçbir insanın müdafaasına ihtiyacı yoktur, muhtaç olan biziz. Ve bu yanlışın bedelini o ödemez. Riyanın faturasını riyakâr ödemez, aynı sözleri gerçekten inanarak söyleyecek olanlar öder. Bir yerde kutsal bir şey bir kere şahsî bir menfaate alet edilmişse, ondan sonra orada konuşacak kişinin sözü üzerinde ince bir gölge kalır. İnsanlar dinlerken farkında olmadan bir şey daha sorarlar. Acaba.

Bir makamın etrafındaki sessizlik iki türlüdür ve kulağa tıpatıp aynı gelir. Biri hürmetin sessizliğidir, insanlar söylenmiş sözün ağırlığına saygı duydukları için susarlar. Öteki korkunun sessizliğidir, konuşmanın bedelini bildikleri için susarlar. Birincisi verilir, ikincisi alınır. Alınan hiçbir şey de insanın yanında kalmaz. Kendisinden korkulmasını sevilmek sanan adamın trajedisi, hakkında söylenen tek doğru cümleyi hiçbir zaman duyamayacak olmasıdır.

Fakat duyulmayan sesin kaybolduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Her yerde adı hiçbir listeye yazılmayan, kapısı hiç çalınmayan, emeği başkasının hanesine geçirilen insanlar vardır. Onların suskunluğu rıza değil mecburiyettir. Ve hiçbir yere gitmez, bir yerde birikir. Mazlumun âhı, sahibiyle Rabbi arasında hiçbir perde bulunmayan tek sözdür. Kaç katlı bir binada, kaçıncı kapının ardında oturursanız oturun, o sesin size ulaşmasını engelleyecek bir kat yoktur.

Peki arkasına dönüp bakan ne görür?

Işığın kendisine ait olmadığını görür ve o günden sonra yürüyüşünü değiştirir. Gölgesinden kaçmaz, ışığa doğru yürür. Işığa doğru yürüyenin gölgesi kısalır. Öğleye yaklaştıkça insan yere neredeyse hiçbir şey bırakmaz.

Bütün meselenin döndüğü asıl fikir buradadır. Gölge, insanın büyüklüğünün ölçüsü değildir. Işığı ne kadar kestiğinin ölçüsüdür. Kendisine yol gösterme vazifesi verilmiş kimsenin işi ışık olmak değil, ışığı geçirmektir. Ne kadar çok yer kaplarsa arkasında o kadar insan karanlıkta kalır. Bu yüzden bu yolun büyükleri adları duyulanlar değil, adları unutulup da öğrettikleri kalanlardır. İnsanları kendisine değil kendisinden ötesine bağlayan, elindekini bir imkân ve kendisini o imkânın geçici taşıyıcısı bilen, yanına gelenin rahatladığı, gitmeyenin arkasından konuşulmadığı insan. Böyle biri bir gün gittiğinde yeri boşalmaz. Çünkü kendisini oraya hiç doldurmamıştır.

Akşam olduğunda ışık çekilir. O saatte gölgeler uzamaz, birdenbire yok olurlar. Geriye ne mühür kalır ne imza ne de insanın kendi eliyle yazdırdığı methiyeler. Geriye yalnızca insanın kendisi kalır. Ve gölgesi olmayan birinin gerçek boyu ilk defa o anda görülür.

İkindiden sonra gölgeler uzar. Uzadığını görüp de büyüdüğünü sanan, ömrünü bir yanılsamanın hizmetinde tüketmiştir.

HASAN SAMİ YALÇIN