İnsanın yeryüzündeki varoluşsal serüveni, hakikati arama ve bu hakikat uğrunda samimiyetle (ihlasla) durabilme mücadelesinden ibarettir. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek; eğilip bükülmeden, herhangi bir dünyevi hesap yapmadan, şeffaf ve net bir karakter sergileyebilmek, ahlaki olgunluğun en yüksek mertebesidir. Ancak insanlık tarihi kadar eski olan bir gerçek vardır ki; hakikati salt hakikat olduğu için savunanlar, ekseriyetle “ben merkezli” ve menfaatperest kitlelerin görünmez duvarlarına çarpmışlardır. Net olmaya, maskesiz yaşamaya çalışıldıkça; yerini sağlamlaştırma, konfor alanını koruma ve statü endişesi taşıyan zihniyetler tarafından aşağı çekilme, görmezden gelinme ve yalnızlaştırılma çabaları tarih boyunca tekerrür eden bir sosyo-psikolojik vakıadır.
Toplumsal yapılar, bilhassa “hizmet”, “vakıf”, “Hak rızası” gibi ulvi gayelerle yola çıkan oluşumlar, başlangıçta bireysellikten sıyrılıp hizmeti toplumsallaştırmak amacı taşırlar. Elbette sözün uçup yazının kalması, kişisel gayretlerin kurumsal bir şemsiye altında toplanarak kalıcı eserlere, mecmua ve faaliyetlere dönüşmesi son derece değerli bir kurumsallaşmadır. Ancak bu kurumsallaşma süreci, içine dünyevi menfaatler ve şahsi ikbal hırsları karıştığında zehirlenmeye başlar. Giderek “vakıf”, “rıza” ve “hizmet” gibi kutsal kavramlar iç boşaltıcı bir erozyona uğrar; kurumsallaşma, hizmeti kalıcı kılmak yerine, içerideki güç dengelerini ve menfaat şebekelerini koruyan bürokratik bir zırha dönüşür. Bu noktada menfaat, insanları bir nevi “şirketleşmeye” ve soğuk bir profesyonelleşmeye iterken, samimiyetin o sıcak ve diriltici ruhu kaybolur.
Bu yozlaşmanın en tehlikeli tezahürü, yetersiz potansiyele sahip karakterlerin, kendilerinden daha ihlaslı, cesur ve net olan kişilere karşı besledikleri derin “haset” duygusudur. Haset, aklı kör eden, kalbi çürüten bir marazdır. Bir insanın potansiyel eksikliği, onu kendini geliştirmeye itmek yerine, parlayan bir ışığı söndürme, aşağı çekme ve kötü gösterme gayretine sevk ediyorsa, orada telafisi zor bir ahlaki çöküş yaşanıyor demektir. En acı olanı ise, bu yıkıcı tavrın, belli bir manevi yolda olduğunu, bir tarikata veya vakfa bağlı bulunduğunu iddia eden insanlar tarafından yapılmasıdır. Kendi dünyevi hedeflerini, nefsi arzularını manevi bir kisvenin, bir cübbe veya unvanın arkasına saklayan bu tipler, çoğu zaman içlerindeki bu riyakârlığın farkında dahi değillerdir; kendilerini son derece samimi ve ihlaslı zannederler.
Oysa irfan geleneğimizin o sarsılmaz ölçüsü son derece açıktır: “Salah olmadan ıslah, reşat olmadan irşat olmaz”. Kendi iç dünyasında dürüstlüğü, adaleti ve Hakk’ın rızasını tesis edememiş (salah bulmamış) bir insanın, dış dünyada veya bulunduğu kurumda iyilik adına yapacağı hiçbir şey kalıcı ve dönüştürücü olamaz. Bir mesele istişare edildiğinde, bir krize çözüm arandığında veya bir haksızlık karşısında ses çıkarılması gerektiğinde, bu zihniyetin ilk tepkisi hakikati bulmak değil, “Kendi menfaatime göre bu işin içinden nasıl sıyrılırım?” hesaplamasıdır. Yeri geldiğinde bir doğru arzedileceğinde, “Aman benim ismim geçmesin, geleceğim ve koltuğum etkilenir” diyen o pragmatist korkaklık, aslında inandığını iddia ettiği ulvi değerlerin, şahsi ikbalin çok gerisinde kaldığının en acı itirafıdır.
Bununla birlikte, bu karakter yapısının bir de “Aman insanların gözünde kötü olmayayım” şeklindeki hastalıklı bir halkla ilişkiler anlayışı vardır. Herkesle iyi geçinme, yanında başka, arkasında başka konuşma, suya sabuna dokunmama stratejisi, aslında bir erdem değil; omurgasızlıktır. Arkadan iş çevirmek, gıybet etmek ve haset, bu tabiatın doğal refleksleri haline gelmiştir. Karşısındaki net ve samimi duruşu anlama kabiliyetinden yoksun olan bu yapı, ya “aklı zayıf” olduğu için olayları yanlış okur ya da “kalbi bozuk” olduğu için kasıtlı bir şekilde çarpıtır ve manipüle eder.
Tüm bu karamsar tablo içinde, samimiyetinden taviz vermeyen, Habil kalmaya yemin etmiş ruhların yaşadığı o derin yalnızlık hissi, aslında bir mağlubiyet değil, büyük bir manevi zaferin ayak sesleridir. Zira yeryüzünde karşılığı beklenmeden, salt hakikat adına ortaya konan dert, ilahi makamda son derece muteberdir. İnsan ancak dertlendiği şey kadar kıymetlidir; o derin hüzün, kişiyi asıl vatanına hazırlayan bir mayadır. Sıradan ve ucuz hesaplarla söylenen sözler rüzgarda kaybolup giderken; samimiyetle, acı çekilerek, bedeli ödenmiş bir söz söylendiğinde, o söz mutlaka yüreklere tesir eder, ufukları aşar ve kendi muhatabını bulur.
Hakikat yolunun dertlileri, yalnız olmadıklarını bilmelidirler. Tarihin her döneminde, kabilci ihtiraslara karşı Habil’in masumiyetini ve sadakatini kuşananlar her zaman var olmuştur ve var olacaktır. Gürültünün, gösterişin, riyanın ve menfaat şebekelerinin ortasında, sessiz ama sarsılmaz bir dağ gibi duran bu samimiyet ehli; yeryüzünün asıl manevi mimarlarıdır. İnsanların övgüsüne kanmayan, yergisiyle yıkılmayan, makam ve mevkilerin geçici gölgelerine aldanmayan bu “dertli” yürekler, hakikatin sönmeyen kandilleridir.
Unutulmamalıdır ki, Allah’ın terazisinde aslolan, ne kadar yüksek makamlara gelindiği, ne kadar çok alkışlanıldığı veya menfaat ağlarının ne kadar kurnazca örüldüğü değil; kalbin, dünyevi hiçbir leke bulaşmadan ne kadar saf ve samimi (muhlisen lillah) kalabildiğidir. Samimiyet, en büyük keramettir; gerisi, dünya sahnesinde oynanan geçici ve yorucu bir oyundan ibarettir.
Hasan Sami Yalçın